Sayfa: [1] |   Aşağı git
  Yanıtla  
Konu: Bilime katkısı olan bilim adamlarının tarihi şeridi  (Okunma Sayısı 3194 defa)
KingcobrA
Webmaster
*

İtibarı : 10534
Offline

Mesaj Sayısı: 2,460


R(-)d€/N(-)















« : Mart 16, 2012, 05:51:43 ÖS »
Quote

Sponsorlu Bağlantılar


Cumhuriyet döneminin ilk bilim tarihçisi Abdülhak Adnan Adıvar'dır (1882-1955). Ünlü romancılarımızdan Halide Edib Adıvar'ın kocası olan Adnan Adıvar Fransa'da yaşadığı yıllarda yayımladığı La Science chez les Turcs Ottomans (Paris 1939) adlı eseri ile Osmanlılar dönemindeki bilimsel uğraşlara ışık tutmuş ve bu alanda yapılan araştırmaların ne kadar yetersiz olduğunu göstermiştir.

Adnan Adıvar Türkiye'ye döndükten sonra bu eserini İstanbul'daki elyazmalarını da inceleyerek düzeltmiş ve genişletmiş ve Osmanlı Türklerinde İlim (İstanbul 1943) adıyla Türkçe'ye tercüme etmiştir. Yaklaşımındaki öznelliğe ve bazı yönlerinin çürütülmesine rağmen bugüne kadar bu konuyu işleyen daha mükemmel bir eser yazılamamıştır.

Türkiye'de bilim tarihi alanında ilk metin çalışması Adnan Adıvar'ın da katıldığı bir çalışma topluluğu tarafından yapılmıştır. Arapça metni elde mevcut olan üç nüshayı karşılaştırmak suretiyle Şerefettin Yaltkaya tarafından kurulan ve Abdülhak Adnan Adıvar ile Henry Corbin tarafından Fransızca'ya tercüme edilen bu çalışma XV. yüzyıl Osmanlı düşünürlerinden ve matematikçilerinden Molla Lütfi'nin "Sunak Taşının İki Katının Alınması Hakkında" adlı küçük bir risalesidir ve 1940 yılında Paris'te Fransızca olarak yayımlanmıştır.

Arapça metinle Fransızca tercümesinin baş tarafına Adıvar ve Corbin tarafından yazılan 33 sayfalık geniş girişte Molla Lütfi'nin hayat öyküsüne risalenin kaps***** probleminin tanıtılmasına oluşturduğu geleneğe ve bazı yanlışlara ilişkin bilgiler verilmiştir.

Adnan Adıvar'ın bilim tarihimiz açısından önemli olan diğer bir eseri de 1944 yılında İstanbul'da yayımlanan "Tarih Boyunca İlim ve Din" dir. Bilimlerdeki ve özellikle fizikteki yeni gelişmelerden sonra Batı'da yeniden gündeme gelen din ve bilim ilişkilerini tarihi gelişimi içinde inceleyen bu eser zengin içeriği nedeniyle genel bilim tarihi görünümündedir.

Adıvar'ın Türk kültür hayatını yönlendiren ve çoğu zaman unutulan en önemli çalışmalarından birisi debir süre İslâm Ansiklopedisi'ni yayımlayan kurula başkanlık yapmasıdır. 1913-1938 yılları arasında Leiden ve Londra'da "Encyclopaedia of Islam: A Dictionary of the Geography Ethnography and Biography of the Muhammadan Peoples" adıyla dört cilt ve bir ek halinde İngilizce olarak basılan ve İslâm medeniyetini tanıtan bu ansiklopedi Türk bilginlerinin de dikkatini çekmiş ve 1939'da Ankara'da toplanan I. Türk Neşriyat Kongresi'nde Türkçe'ye çevrilerek yayımlanması gündeme gelmiştir.

Alınan tavsiye kararı doğrultusunda yayını gerçekleştirmeyi üstlenen Milli Eğitim Bakanlığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Adnan Adıvar'ın başkanlığında bir kurul oluşturmuştur. Ancak kurul çeviriyle yetinmediği ve özellikle Türkler hakkında yeni maddeler eklenmesine ve bazı maddelerin de genişletilmesine karar verdiği için (ve diğer teknik nedenlerden ötürü) ansiklopedi beşinci ve on ikinci ciltleri iki kısım olmak üzere toplam on üç cilde ulaşmış ve ancak 1988 yılında yani ilk cildinin yayımından tam 48 sene sonra tamamlanabilmiştir.

İslâm Ansiklopedisi'ne Adnan Adıvar da bazı maddeler yazmıştır. Bunlar arasında en önemlileri Ali KuşçuEbu'l-Kâsım Zehrâvi Fârâbi Hârizmi İbn Bâcce İbn Haldûn ve Kınalızâde maddeleridir.

Salih Zeki gibi Adnan Adıvar da bilim felsefesi ile ilgilenmiş ve daha ziyade İngilizlerin kullanmış oldukları felsefe diline aşina olabilmek için Bertrand Russell'ın (1872-1970) tümevarım tümdengelim doğru ve yanlış sanı felsefi bilginin sınırları felsefenin kıymeti gibi konuları tartıştığı "The Problems of Philosophy" (Londra 1911) adlı eserini "Felsefe Meseleleri" (İstanbul 1935) adıyla Türkçe'ye tercüme etmiştir.

-----

Bilim tarihinin tarihsel gelişimini anlatmadan önce ilkin bilim tarihi nedir? Sorusuna cevap vermek gerekir. Bilim tarihi basit bir tarifle bilimsel bilginin bir süreç içindeki gelişim ve değişimlerini onları üreten toplumlardaki değişim süreçlerinin ışığında ele alıp değerlendiren bir disiplindir. Adından da anlaşılacağı gibi bilim tarihi aslında iki disiplini kavrayıp kapsayan bir disiplindir. Bunlardan birisi bilim diğeri tarihtir. Bunlardan bilim bilindiği üzere doğayı insanı ve toplum yapısını inceleyen disiplinlerden meydana gelenbelli bir yöntemi olan sistematik bilgi bütünüdür. Tarih ise insanla başlayan tarihi süreç içinde olup biten olayları çeşitli yazıları doküman ve muhtelif belgelere dayalı olarak inceleyen bir disiplindir.

Bilim tarihi ise bir disiplin olarak konusu bilim olmakla birlikte tarihi yöntemi kullanan konuyu tarihsel olarak ele alan bir disiplindir. Ancak daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi bilim tarihçisi bilimsel olayları sadece kronolojik açıdan ele almaz aynı zamanda toplum içinde onun hangi şartlarda ortaya çıktığını ve hangi şartlarda geliştiğini de araştırır. Dolayısıyla bilim tarihi sadece salt siyasi tarih ve siyasi olayları göz önünde bulundurmaz; bilimin seyrini toplum değerlerini yapısını ve genel olarak toplumdaki temel prensipler ve toplumu şekillendiren her türlü olayı da göz önünde bulundurarak değerlendirir. Bundan dolayı onun başta felsefe olmak üzere dinle ve sanatla olan bağlantısı inkar edilemez.
Tarih boyunca sanat düşünce ve duyguların ifadesi olmuştur ve sadece estetik kaygılar taşımamışhatta tersine çoğu zaman doğal bir şekilde gelişmiştir. Basit ve çok bilinen bir örnek verecek olursakon beşinci yüzyılda Rönesans hareketleri sırasında sanatkarlar doğayı daha iyi tanımak için yoğun bir çaba içine girmişler ve dolaylı olarak bitki hayvan ve insan yapı ve fonksiyonlarını karşılaştırmalı bir şekilde incelemişler ve canlının hareket prensiplerinden esinlenerek cansız doğanın kurallarını belirlemeye çalışmışlardır. Leonardo da Vinci ve Michael Angelo bunun en güzel iki örneğidir. Leonardo kuşlardaki uçabilme özelliğini incelemiş insanın da uçabileceğini iddia etmiş ve yapay kanat projelerini şekillendirmiştir. Yine aynı sanatkar ilk deniz altı projelerini de öneren kişidir. Ancak bunları özel örnekler olarak değerlendiremeyiz; bu örnekleri arkeolojik dönemlere kadar götürmek mümkündür. Biz ilk insanların kullandıkları kapkacak ya da hayat şekilleri ne gibi bir teknik ya da bilim adına sahip oldukları bilgiyi mağara ya da kaya resimleri sayesinde öğreniyoruz. Böylece hem onların resim sanatı hem de bilim ve teknoloji adına ne ürettiklerini belirleyebiliyoruz.
Aynı şekilde bilim ve din ilişkisi de bilim tarihçisi için göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Hemen her devirde bilim ve din arasında kaçınılmaz bir ilişki söz konusu olmuştur. Bu ilişki zaman zaman daha yüzeysel daha yoğun olarak kendini hissettirmiştir. Örneğin İslam Dünyasındaki bilimsel faaliyetin ilk yüzyıllarında özellikle bu etki çok yoğun olarak hissedilmiş; bilimsel çalışmayı yeni ortaya çıkan İslam Dini adeta yönlendirmiştir. Bunun Doğuda da örnekleri vardır. Örneğin Buda sadece zihniyet olarak yeni bir felsefenin doğuşunda etkin olmamış; bütün yaşam tarzını etkilemiş; bilimsel faaliyeti deyim yerinde ise adeta yönlendirmiştir. Hıristiyan Dini’nin de hiç de etkisiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle de Ortaçağda bu etki kendisini yoğun bir şekilde hissettirmiştir.
Burada kültürün temel taşları olan sanat ve dinle ilgili kısa açıklamalardan sonra yine kısaca bilim felsefe ilişkisine göz atalım. Bilim ve felsefe ilişkisi sanat ve dinle karşılaştırıldığında çok daha farklı çok daha yoğun olarak kendisini ortaya koymaktadır. Hatta diyoruz ki felsefenin olmadığı bir toplumda bilim adına pek bir şey yapılamaz; felsefe bilimin adeta deyim yerinde ise üçüncü boyutu gibi görev yapar. Örneğin hala üzerinde çalışmalar yapılan Aristo felsefesini ele alacak olursak onun temellerinin varlığın esaslarını açıklamaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Maddenin özelliklerine ilişkin olarak vermiş olduğu hareketle ilgili açıklamalarının on yedinci yüzyıla kadar hareket kuramları olarak benimsendiği bilinmektedir. Aynı şekilde Aristo’nun kuramlarının evrende de geçerli olduğu kabul edilmiş ve Newton’un konuya ilişkin çalışmalarına kadar bu bilgiler bilim adamlarınca kabul görmüş; çalışmalarındaki teorik esaslar olarak değerlendirilmiştir.

Newton’un çalışmalarında da felsefenin etkisini izlemek mümkündür. Öyle ki o yeni fiziğin temellerini atmış olduğu eserinin adını da Philosophie Naturalis Principia Mathematicae (Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri) olarak koymuştur.
Aynı örneği on yedinci yüzyılda yaygın olarak benimsenen korpüskül teorisi için de yinelemek mümkündür. Aslında M.Ö. Demokritos’a kadar götürülen maddenin yapısının parçacıklardan meydana geldiği anlayışı on yedinci yüzyılda bir grup bilim adamı tarafından korpüskül teorisi olarak yeniden ve de boyut kazandırılarak ele alınmıştır. Bunlar arasında Böyle Mayow gibi bilim adamlarının yanı sıra daha çok filozof olarak tanıdığımız kişiler de vardır; örneğin Descartes gibi. Bu görüş daha sonra sadece maddenin temel yapısının felsefi olarak bir değerlendirilmesi değil bilimsel olarak da kabulü şeklini almışcanlı ve cansız her şeyin esasının aynı olup parçacıklardan meydana geldiği öngörüsü Dalton’la anlam kazanarak atom teorisi şeklinde ortaya çıkmıştır. Fizikte atom teorisi ve onunla ilgili ayrıntı şekillenirken biyolojide de hücre teorisi ile ilgili çalışmaların yoğunluk kazandığı izlenmektedir.
Buraya kadar verilen örnekleri artırarak gitmek mümkündür. Bu örnekleri şöyle toparlayabiliriz: bilim felsefesiz olmaz; bilim felsefe ile yandaştır; onlar birbirini destekler. Böylece bilimin teorik boyut kazanmasında felsefenin rolünü yadsımamak gerekir.Nitekim son dönemde bilimsel bilginin felsefeyi sorgulaması bilginin felsefi olarak ele alınıp değerlendirilmesi sonucunda felsefesinin ortaya çıkışı bir tesadüf olmadığı gibi iyi bir bilim felsefecisinin de bilim tarihi çalışanları arasından çıkışı da bir tesadüf değildir. Nasıl ki bilim adamı kendi ilgilendiği disiplinin felsefi boyutunu bilmek durumunda ise örneğin matematik ya da fizik çalışmalarında onların felsefi boyutunu da irdelemek zorunda ise bilim felsefesi yapabilmesi için de bilimin tarih içinde geçirdiği serüvenleri; bilim adına yapılan çalışmaları bilmesi; onlar üzerinde tefekkür etmesi gerekir. Onun içindir ki son dönem bilim felsefecileri diye tanıdığımız Thomas Kuhn ve Joseph Needham aynı zamanda bilim tarihi konusunda da önemli çalışmalar yapmışlardır.
Bütün buraya kadar verilen bilgiye dayanarak bilim tarihinin tıpkı bilimin kendisi gibi felsefe ile iç içe olduğunu söylersek hiç de abartmış olmayız. Bilim tarihi bilmeksizin bilim felsefesi yapılamayacağı gibifelsefe bilmeden de bilim tarihi yapılamaz.
Bilim felsefesi çalışmaları gibi bilim tarihi de her ne kadar daha önce belli ölçülerde yürütülen çalışmalar olsa da formal olarak başlangıcı pek de eskiye gitmez her ne kadar bilim tarihinin kurucusu olarak kabul edilen George Sarton konunun ele alınışını Aristo’ya kadar götürse de bu disiplinin başlangıcı genellikle on dokuzuncu yüzyılda yayamış olan August Comte’la tarihlendirilir.
Ancak hemen biraz önce de belirtilmiş olduğu gibi bilim tarihinin formal başlangıcı Amerika’da Harvard Üniversitesinde görevli Belçikalı bilim adamı George Sarton’la başlatılmış ve ilk resmi öğretim birimi olarak da ilk defa burada temellendirilmiştir.Aslında bilim tarihi ile ilgili çalışmalar her ne kadar formal boyutta olmasa ve İslam Dünyasında da bu konudaki çalışmalar yirminci yüzyılın ilk yarısına rastlıyorsa da bu konudaki temel eserler arasında İbn Nedim’in el-Fihrist ve İbn Ebi Useybia’nın Uyun el-Enba fi Tabakat el-Etıbba adlı eserleri gösterilirken Osmanlı’da yazılmış çeşitli şuara aaakereleri Taşköprizade’nin Şekaik-i Nu’maniye2 adlı eseri (16. yy) ve çeşitli kişiler tarafından bu esere yapılmış zeyiller Katip Çelebi’nin Keşfi’-Zünun3 adlı eseri örnek olarak verilebilir. Daha geç dönemlerde ise Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’si (H.1311) ve Bursalı Mehmed Tahir’in Osmanlı Müellifleri örnek olarak verilebilir. Yine bu paralelde olmak üzere Salih Zeki de Asar-ı bakiye (İstanbul 1911) adlı eseriyle bu konudaki öncülerden biridir. Ancak bilim tarihinin eğitim ve öğretiminin başlangıç çalışmalarının öncüsü ve Cumhuriyetin ilanından sonra bu konuda en bilinen yazar Adnan Adıvar olup günümüzde hala onun Osmanlı Türklerinde İlim kitabı el kitabı olarak kullanılmaktadır. Ancak Türkiye’de bilim tarihinin bir disiplin olarak eğitim ve öğretiminin başlaması için 1943’lere kadar beklemek gerekmiştir.
Yukarıda söz konusu ettiğimiz çalışmalarda bunlardan ne kadarı gayesine uygun olarak yürütülmüştürsorgulayalım. İlk adımda belki hiç biri denilebilir. Çünkü ele almış olduğumuz düşünürlerin eserlerinin hemen pek azında bilimsel bilgi ön plandadır ve bilimsel bilginin nispeten ön plana çıktığı çalışmalar daha çok on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarına rastlayan çalışmalardır. Halbuki belli ölçülerde de olsa hemen hemen bütün eserlerde tarihi bilgi verilmekte ve tarih yönteminin kullanıldığı gözlenmektedir. Dolayısıyla bu noktadan hareketle değerlendirdiğimizde geniş açıdan bakmaya çalışarak bir ölçüde de olsa Osmanlılarda yazılmış olan ve yukarıda adlarını verdiğimiz eserlere ve burada söz konusu etmediğimiz benzerlerine bilim tarihinin ilk eserleri diye bakabiliriz.
Genellikle Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923 ise de genel olarak Yeni Türk devletinin kuruluşu 23 Nisan 1920 tarihiyle belirlenir. Mustafa Kemal Atatürk bu tarihten itibaren ilkin yeni ülkenin siyasi yapısını şekillendirmeye çalışmış; adım adım cumhuriyeti hazırlamıştır. Bu arada bilimle ilgili yapılanmanın da temellerini atmayı ihmal etmemiştir çünkü onun ilkesi “hayatta en hakiki mürşid ilimdir”. Nitekim 22 Eylül 1924 tarihinde Samsun’daki İstiklal Ticaret Mektebi’ndeki konuşmasında şöyle söylemiştir:
Dünyada her şey için maddiyat için maneviyat için muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdirfendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir bilgisizliktir; doğru yoldan sapmadır.” 4


Atatürk bu konuşmasından çok önce henüz Cumhuriyet kurulmadan 22 Ekim 1922’de Bursa’da yapmış olduğu bir toplantıda da düşüncelerini şöyle dile getirmektedir:

“Yurdumuzun en bayındır en göz alıcı en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nedir bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesidir... Milletimizin siyasi ve içtimai hayatı ile ulusumuzun düşünümsel eğitiminde yol göstericimiz bilim ve fen olacaktır. Türk milleti Türk sanatı Türk ekonomisi Türk şiiri ile edebiyatı okul sayesinde ve okulun vereceği bilim ve fen sayesinde bütün olağanüstü incelikleri ve güzellikleriyle oluşupgelişecektir.”
Daha sonraki toplantılarda yapmış olduğu konuşmalarda da Atatürk bilimin önemini vurgulamaya devam etmiştir. Bu bağlamda olmak üzere 26 Şubat 1923’de Salihli istasyonunda halka hitaben yaptığı konuşmasında yukarıdaki görüşlerinden çok farklı olmayan onları pekiştirir nitelikteki düşüncelerini dile getirmiş ve şunları söylemiştir:

“Memleketimizi kesinlikle koruyabilmek için alınacak önlemlerin en önemlisi ve ilki bilim ve irfan olacaktır. İşte şurada gördüğüm küçük okullular bilim ve irfan ordusunu oluşturacaklardır.”


Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra bu konudaki görüş ve düşüncelerini daha hızlı bir şekilde uygulama alanına geçirmek isteyen Atatürk 30 Ağustos 1924’de meşhur meydan savaşının yapıldığı yer olan Dumlupınar’da yapmış olduğu konuşmasında ise bir ülkenin özgür ve bağımsız olabilmesi için ortaya koyduğu uygarlık ürünleri olması gerektiğini belirterek şöyle demektedir:

“Uygarlığın yeni buluşlarının ve fennin harikalarının cihanı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir devirde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle geçmişe kölece bağlılıkla varlığımızı devam ettirmemiz mümkün değildir.”


Nitekim 1924’de İstanbul Darülfünunun İstanbul Üniversitesi olarak yeniden şekillendiğini görüyoruz. Ancak büyük bir ihtimalle yüksek öğretimin o günkü durumu kendisini pek tatmin etmemiş olmalı ki bu konuda yeni adımların atılmasını desteklemiş; hatta bizzat bu konuda önemli adımlar atılmasında önderlik etmiştir. Bu konu ile ilgili görüşleri 1933 yılında Cumhuriyet Bayramında yapmış olduğu konuşmasında özetlenerek aşağıda verilmektedir:

“Türk milletinin yürütmekte olduğu gelişme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimlerdir.”

Buraya kadar verilen alıntılardan da anlaşılabileceği gibi Atatürk için bilimin ve tekniğin bu ülkenin gelişmesinde ne derece önemli rolü olduğu konusundaki görüşlerini belirlemek mümkün olmaktadır. Sadece sözleri ile değil yaptığı atılımlarla da bu fikirlerini ne kadar gerçekleştirmek istediğini ispatlamaktadır.

Ulu Önder Atatürk 1933 yılında Üniversite reformu ve daha sonra yüksek öğrenimdeki yapılanma hareketleri sırasında bir taraftan mevcut yüksek eğitim ve öğretim kurumlarının ataletten kurtulması ve çağdaş bir seviyeye ulaşması için önemli adımlar atarken ve de bu bağlamda yeni birimler ve yeni ihtisas alanları oluşturulurken bir taraftan da yeni başkent Ankara’da yüksek öğrenim kurumlarının yapılanmasında ön ayak olmuştur. Bu bağlamda şekillenen kurumlar arasında 1936 yılında Türk kültürünün köklerini ve Türk dilinin kökeni ve gelişimini incelemek üzere kurulan D.T.C.F. ve 1946 yılında kurulan Ankara Üniversitesi ve bu öğretim kurumuna bağlı olarak kurulan Tıp ve Fen Fakültelerini verebiliriz. Böylece ilk defa Ankara’da bir üniversite kurulmuş oluyordu.

-----

Türkiye’de bilim tarihi ile ilgili olarak öğretim başlamadan önce İstanbul Üniversitesi’ndeki 1933 reformuna müteakip yeniden yapılanmanın sonucu kurulan disiplinlerden birisi de Tıp Tarihidir. Bu disiplin bir ölçüde bilim tarihi çalışmalarına zemin hazırlamıştır ve bu dalda eğitim veren rahmetli hocamız Süheyl Ünver’dir (öl. 1987). Onun bu konuda yapmış olduğu çalışmaları görmemezlikten gelemeyiz. Öncelikli olarak meslek tarihi ve bir ölçüde deontoloji şeklinde gelişen derslerinin yanı sıra yoğun bir yayın faaliyeti olan Süheyl Ünver hocamız sadece tıp tarihi ile ilgili yayınları ile değil aynı zamanda bilim tarihi konusundaki çalışmalarıyla da bu konuda öncülük etmiştir. Süheyl Ünver iyi bir gözlemcidir; bulduğu her belgeyi dikkatle izlemiş; gördüğü her şeye bir tarihçi gözü ile bakmıştır. Süheyl Ünver Hocamız için herhalde birçok olumlu değerlendirilmeler yapılabilir ancak onun en bilinen özelliği herhalde Türkiye’nin en verimli bilim adamı olmasıdır çünkü hemen her şeyin tarihi açıdan bir belge olduğunu düşünen hocamız aynı zamanda en kolay yazabilen bir kişi idi.5 Ayrıca çalışmalarını çoğu zaman resimleriyle süslemiştir. Özellikle de yaptığı aaahiple de sadece tıp tarihçisi olarak değil sanat tarihi açısından da kültür tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur.
Onun yanında yetişen ve asistanı olarak görev alan sırasıyla Bedii şehsuvaroğlu’nun Emine Atabek’inNil Sarı’nın Rengin Dramur’un Mebrure Değer’in Ayten Altıntaş’ın ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Çapa Tıp ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi şeklinde ayrılmasıyla oluşan birimlerden Çapa Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünde Bedii Şehsuvaroğlu’nun yanında yetişen Ayşegül Demirhan Erdemir’inNuran Yıldırım’ın ve daha sonra yine Çapa Tıp Fakültesine Almanya’daki eğitimini tamamlayarak gelmiş olan Arslan Terzioğlu’nun önemli katkıları olmuştur.

Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak bu bilim adamlarının çalışmalarının daha çok son dönem Osmanlı tıbbı konusundaki çalışmalar üzerinde yoğunlaştıklarını söylemek mümkündür.

Ankara’da ise 1946’da Tıp Fakültesinin kurulmasından sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde olduğu gibi Tıp Tarihi dersleri verilmeye başlanmıştır. Burada ise rahmetli hocamız Feridun Nafiz Uzluk (öl. 1973) dersler vermiştir. O da Süheyl Ünver gibi bu disiplinin eğitim ve öğretimine önem vermiş ve bu konuda çeviri ve terkip niteliği taşıyan kitaplar yazmıştır. Feridun Nafiz Uzluk da Süheyl Ünver gibitıp tarihini basit bir meslek tarihi niteliğinde görmemiş; tıp tarihi ile ilgili gelişmeleri ele alırken bir bilim tarihçisi gibi konuyu ele almış; bilim adamı ya da hekimin hayatı eserleri çevre koşullarını da göz önünde bulundurmuştur. Onun da bilim tarihi ile ilgili yayınları bulunmaktadır. Ayrıca yine o da mümkün olduğunca tarihi belge ve eski eserleri toplamaya gayret göstermiş olup bilhassa Selçuklu Tarihine ayrı bir ilgi duymuştur.

Ondan sonra Tıp Tarihi kürsüsündeki elemanlar olarak Yaman Örs Fuat Göksel ve Berna Arda onun bıraktığı yerden devam ettirmişlerdir. Onların çalışmaları ise daha çok deontoloji ve tıbbi etik konusunda yoğunluk taşımıştır.

Bu arada kurulan yeni fakülte ve açılan yeni üniversitelerde de tıp tarihi ve deontoloji bilim dalları ile eczacılık tarihi ihtisas dallarının açıldığını görmekteyiz. Bunlar arasında sırasıyla Ege Tıp Fakültesindeki Tıp Tarihi ve Deontoloji Ana Bilim Dalından söz edebiliriz. Buranın kurucusu ve halen hizmet veren Prof. Dr. Ali Haydar Bayat çalışmalarını Osmanlı tıp ve kültür tarihi ağırlıklı olarak yürütmektedir. Ayrıca Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde de Eczacılık Tarihi Ana Bilim Dalı fakültenin kuruluşundan itibaren faaliyet göstermektedir. Burada halen Prof. Dr. Eriş Asil ve Prof. Dr. Sevgi Şar ve onların yeti.tirmi. olduğu elemanlar hizmet vermektedir.

Ayrıca GATA’da İlter Uzel tarafından kurulan Tıp Tarihi ve Deontoloji bilim Dalı’nın yanı sıra Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde de kurulmuş olan Tıp Tarihi ve Deontoloji Ana Bilim Dalındaİstanbul Çapa Tıp Fakültesinden yetişmiş olan Prof. Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir Adana Çukurova Tıp Fakültesinde Prof. Dr. İlter Uzel görev yapmaktadır. Bunların yanı sıra son olarak kurulan birimlerden biri olarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesindeki Tıp Tarihi ve Deontoloji birimini zikredebiliriz (Erdem Aydın).

Aynı paralelde olmak üzere Ankara Üniversitesine 1946 yılında bağlanan Veteriner Fakültesinde 1944 yılından itibaren veteriner tarihi dersleri verilmeye başlanmış 1950 tarihinden itibaren de Veteriner Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü kurulmuştur. Buradaki dersleri daha sonra bu konuda bir birim kurulmasını sağlayan Nihal Erk vermiştir.7 Nihal Erk özellikle de kaynak eserler üzerindeki çalışmalarıyla daha önceki tarihlerdeki veteriner hekimlikle ilgili çalışmaları ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Kendisinden sonra bu görevi Ferruh Dinçer üstlenmiştir.

Buraya kadar ki çalışmalar daha çok bilim tarihinin kısımları diyebileceğimiz ve bilim tarihi çalışmalarının deyim yerinde ise yukarıda da belirtildiği gibi hazırlık çalışmaları niteliğindedir. İlk defa bilim tarihi derslerinin bu konuda ihtisas yapan bir kişi tarafından verilmeye başlanması için Aydın Sayılı’nın Amerika’dan dönmesini beklemek gerekmiştir.

Yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi Atatürk’ün bilime verdiği önemin yanı sıra tarihin önemi üzerinde durduğu da bilinen bir gerçektir. Nitekim Türk Tarih Kurumu8 ve Türk Dil Kurumu’nu kurmak suretiyle bunu açık ve seçik olarak göstermiştir. Onun için bir ülkenin kültürü ve kültürün temel taşı olan dil ve tarihi çok büyük önem taşır. Bu konudaki düşüncelerini D.T.C.F.’yi kurarak Türk dilinin köklerini ve gelişimini karşılaştırmalı olarak incelenmesini sağlayarak somutlaştırmış Tarih ve Macarca kürsüsünü kurarak da karşılaştırmalı olarak Türk tarihinin incelenmesine öncülük yapmıştır. TTK ve TDK ile D.T.C.F.’nin akademik olarak birlikte çalışmalarını ve Türk Dili ve tarihinin köklerini ortaya çıkarmalarını istemiştir.

İşte bu bağlamda olmak üzere büyük önder Atatürk iyi yetişmiş tarihçilerin olmasını ve bu gaye ileAnkara Erkek Lisesinde (bugünkü Atatürk Lisesi) sınavında hazır bulunduğu ve de çok beğendiği öğrenci Aydın Sayılı’nın iyi bir tarihçi olmasını istemiştir. Aslında su mühendisi olmak isteyen Aydın Sayılı onun adına Amerika’da Harvard Üniversitesine George Sarton’un yanına gönderilmiştir. Böylece bu disiplinin kurucusu olan George Sarton’un öğrencisi olmuş ve bilim tarihi konusunda çalışma olanağı elde etmiştir. Sonuç olarak Aydın Sayılı bu alanın dünyadaki temsilcisi olarak bilinen kişilerle de dönem arkadaşı olma imkanını bulmuştur.

Burada kısaca bilim tarihinin Türkiye’deki kurucusu olan Aydın Sayılı’yı tanıtalım. Aydın Sayılı 1913’de İstanbul’da doğmuş; ilk ve orta öğrenimini ülkesinde tamamladıktan sonra yukarıda da işaret edilmiş olduğu gibi Atatürk’ün önerisi üzerine devlet n***** Harvard Üniversitesi’nde eğitimine devam etmiştir. Doktora çalışmalarını George Sarton’un yanında tamamlayan Aydın Sayılı aynı zamanda bu alanda Dünya’da ilk doktora yapan kişi ünvanını kazanmıştır. 1943 yılında ülkesine döndükten sonra Aydın Sayılı D.T.C.F.’nin Felsefe Bölümünde öğretim elemanı olarak göreve başlamıştır. Onunla birlikte bilim tarihi dersleri Felsefe Bölümü ders programlarına girmiştir. Aydın Sayılı 1946’da doçent 1952’de profesör ve 1958 yılında ordünaryüs ünvanını kazanmıştır. Bilim Tarihi Kürsüsünün kurulması ise 1952 yılına rastlar. Uzun yıllar TTK üyeliği ve kuruluşundan ölüm yılı olan 1993’e kadar başkanlığını yürüttüğü AKM’deki hizmetleri dışında iyi bir öğretim üyesi ve dünya çapında bir araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Aydın Sayılı 1957 yılında Uluslararası Bilim Akademisi üyeliğine seçilmiştir. 1973 yılında Polonyalı meşhur astronom Kopernik konusundaki çalışmaları dolayısıyla Polonya hükümeti tarafından Kopernik madalyasına layık görülmüştür. 1977’de TÜBİTAK hizmet ödülü almıştır; 1980’de UNESCO uluslararası yazar-editör komitesine seçilmiş; 6 ciltlik Orta Asya Kültür Tarihi çalışmalarında yazar olarak fiilen çalışmıştır. 1990’da bütün bu çalışmaları göz önünde bulundurularak UNESCO ödülü almıştır. Ayrıca 1981 yılında İstanbul Üniversitesi tarafından üstün hizmet ödülüne layık görülmüştür.

1983 yılında Ankara Üniversitesi D.T.C.F.’inden emekli olan Aydın Sayılı’nın konusuyla ilgili daha çok birinci el kaynaklara dayalı olarak yaptığı değişik dillerde toplam yaklaşık 120 kitap ve makalesi bulunmaktadır.9

Onun belli başlı çalışmaları arasında Observatory in Islam (Ankara 1960) ayrı bir yer taşır. O burada sadece İslam Dünyasında kurulmuş ve belli düzeyde bilimsel çalışmalara olanak sağlamış olan gözlemevlerinden söz etmemiş aynı zamanda daha önce yeterince aydınlatılmamış olan bazı konulara da açıklık getirmiştir. Örneğin Memun zamanında Şam’da kurulan Kasiyun Gözlemevi’nin yerinin belirlenmesi gibi. Ayrıca Semerkant Gazan Han İstanbul gözlemevleri hakkında da burada ayrıntılı bilgi bulmamız mümkün olmaktadır. Dünya literatüründe konusunda yapılan nadir eserlerdendir.

Onun önemli çalışmaları arasında yer alan Mısır ve Mezopotamyalılarda Matematik Astronomi ve Tıp eseri de konusunda yazılmış temel eser niteliğindedir. Her ne kadar bu kitap bir el kitabı niteliğini taşıyor ya da o gaye ile yazılmışsa da konularda özellikle de matematikle ilgili verilen ayrıntı ona bir inceleme eseri niteliği kazandırmaktadır. Eserde Mısır ve Mezopotamyalılarda matematik astronomi ve tıp ile ilgili bilgi verilmektedir.

Ayrıca Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın bazı monografi niteliğindeki kitapları ile belli konularda yoğunlaşmış ya da genel ve spesifik konulardaki bilim tarihi araştırmalarını veren makaleleri bulunmaktadır. Bu araştırmalar arasında en önemlilerinden birisi hocamızın hayranlık duyduğu bilim adamı ve düşünür Beyruni’dir.

Bu çalışmalarının yanı sıra bilim-bilim tarihi-felsefe konularında yazılmış yazıları ile Atatürk’ün bilimle ilgili düşünceleri hakkında yazıları da vardır. Bu yazılarına ilave olarak Milli Eğitim Bakanlığında bir yarışmaya da katılmış olduğu Hayatta En Hakiki Mürşid İlimdir adlı bir eseri de vardır. Bu kitabında hocamız Aydın Sayılı burada bize bilim anlayışını vermekte bilim ve teknoloji arasında farklı belirlemektedir. Ona görebilim sürekli ilerleyen sistematik bir bilgi birikimidir. Teknoloji ise daha çok günlük ihtiyaçlara dönük olupbilimsel bilginin bir nevi uygulamasıdır. Dolayısıyla eğer bilimsel çalışma olmaz bilimsel bilgi ilerlemezseteknoloji de ilerleyemez ve zaman içinde kendini tüketir. Bilimin ilerlemesi teknolojiye yeni imkanlar hazırlar; ona gelişme olanağı sağlar.

Burada Sayılı bilimin ilerlemesinin toplumun ilerlemesi ile paralel olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü bilim toplumu şekillendiren öğelerden belki de en önemlisidir. Bilim sayesindedir ki insan uygar olabilir çünkü insan doğuştan uygar değildir; uygarlık tek tek başarılara sahnedir halbuki kültür bütün sahneyi doldurur çünkü dil sanat bilim felsefe bir bütünlük içinde şekillenir ve bunların hepsinde gelişim ve değişim eğitim ve öğretimde atılacak dikkatli adımlar sayesinde gerçekleşecektir.

Burada ilginç bir şekilde günümüzde yoğun bir şekilde gündeme gelen bilimde etik konusu da ele alınmaktadır. Aydın Sayılı’ya göre bilim adamı etik kurallara dikkat etmelidir yani bilim toplum içindir ve bilim insanı göz önünde bulundurmalı; onu ön planda dikkate almalıdır.

Aydın Sayılı çalışmalarıyla göstermiştir ki bilim tarihi disiplininde araştırma yapabilmek için iki önemli nokta vardır:

1. Tarih yöntemini çok iyi kavramak
2. Belli bir düzeyde bilimsel bilgiye sahip olmak.

Aydın Sayılı araştırmaların ana kaynaklara dayalı olarak yapılması gerektiğini düşünür; kendi çalışmalarında da bu hususa dikkat etmiştir. Bunun uygulamasının en güzel örneklerini onun makalelerinde görmek mümkündür. Örneğin İbn Sina’nın görme konusunda eski görme teorisini kabul etmediğini ve onun bu konuda daha çok İbn Heysem’in de desteklediği ışıklı ya da aydınlık ortamda görmenin mümkün olduğu teorisini benimsediği belirlenmektedir. Sayılı bu saptamayı İbn Heysem ve İbn Sina’nın eserlerine dayanarak yapmıştır. Yine İslam Dünyasındaki ilk hastanenin Türkler tarafından yaptırılmış olduğunu belgelere dayanarak göstermiştir.
Buna ilave olarak yapılan araştırmanın aynı zamanda belli bir dönemi ve belli bir konuyu içermesi gerekir. Örneğin Abdülhamid b. Türk’ün cebir çalışmaları gibi. Dolayısıyla yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi bilim tarihçisi ele alıp incelemiş olduğu konuda belli bir temel bilgiye sahip olmak zorundadır.

Onun açıkladığımız esaslara dayalı olarak yapmış olduğu çalışmaları daha çok Türkler tarafından yapılmış çalışmalar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Onun asistanlarından olan Sevim Tekeli (doğum 1924-?) Bilim Tarihi Kürsüsünün ilk asistanıdır. Aydın Sayılı’nın bilim tarihi ile ilgili daha çok fizik matematik astronomi konuları üzerinde yoğunlaşmasına karşın onun çalışmaları daha çok astronomi ve de Osmanlılar üzerinde yoğunlaşmıştır. 1992 yılında emekli olan Prof. Dr. Sevim Tekeli astronomi tarihi ile ilgili çalışmalarının yanı sıra Bizans bilimi ve Bizanslıların bilime katkısı olup olmadığı konusu ile ilgilenmiş ve aslında zannedildiği gibi Bizans’ın bilime pek de katkı yapmadığını ve Fatih’in İstanbul’u zaptettiği dönemde Bizans’ta bazı muhtasar eserlerin dışında bilim adına pek de çalışma olmadığını Batı kaynaklarına dayanarak göstermiştir.

Sonuç olarak diyoruz ki çağdaş dünyayı yakalamaya çalışan Türkiye’de bilim tarihinin kültürümüzün temellerini anlamamızda ve felsefe bilim ilişkisini kavramamızda önemli katkıları olacağı kesindir. Nitekim bunun farkında olan bilim ve düşün adamları bu disipline ilgi duymakta ve özellikle de ilerleyen yaşlarında bu disipline doğru kayma eğilimi göstermektedir. Bunun en somut örneklerinden birisi Cumhuriyet dönemi meşhur matematikçilerimizden Cahit Arf’tir. Yine bir başka örnek olarak da Erdal İnönü’yü verebiliriz.

Niçin bilim tarihi önemlidir? Bilim tarihi bilimsel merakın doğmasına yardımcı olur. Aynı zamanda bilim tarihi bir ülkenin kültürünün objektif olarak değerlendirilmesinde en önemli ölçüttür. Bilimin tarihteki ve halihazırdaki durumuna bakarak bir ülkenin gelişim süreci hakkında karar verebiliriz. Çünkü kültürün bir kolu olan felsefe yoruma açık bir disiplindir. Aynı şekilde sanatda subjektif bir disiplindir. Kültürün bir başka kolu olan din ise dogmatik bir disiplin olup bir ülkenin gelişim süreci hakkında değerlendirme yapmamıza olanak vermez. Bilim ise kesin sonuçlarıyla toplumun nerede olduğunu; gelişip gelişmediğini açık ve seçik olarak gösterir.


Dolayısıyla bilim tarihi tarihte nerede olduğumuzu ve yakın tarihte nereye geldiğimizi son derece açık olarak bize gösterir. Örneğin bundan 10 sene önceki bilimsel faaliyetler ne seviyede idi ve bugün hangi seviyededir. Baktığımız zaman aradaki fark bize bilim adına katettiğimiz yolu gösterecektir.


ek olarak aşağıdaki linke bulunan konuyu da inceleyebilirsiniz..

http://www.teknikportal.com/bilime-katkisi-olan-bilim-adamlarinin-tarih-seridi-t58948.0.html

Sponsorlu Bağlantılar



! kingcobra !
- TeknikPortaL.Com -
- Bilime katkısı olan bilim adamlarının tarihi şeridi
Sayfa: [1] |   Yukarı git
  Yanıtla  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

+ Hızlı Cevap
Hızlı cevap'ı kullanarak hemen mesaj gönderebilirsin. Gülümseme ve kod kullanabilirsiniz.



Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yorum Okunma Sayısı Son Mesaj
Film şeridi arkaplan psd fonu PHOTOSHOP TEKNİKLERİ zbkdygn 0 92 Ekim 16, 2014, 06:32:14 ÖS
Gönderen: zbkdygn
Hosting Hizmetleri