Sayfa: [1] |   Aşağı git
  Yanıtla  
Konu: Ortaçağda Bilim Neden Geri Kalmıştı?  (Okunma Sayısı 5845 defa)
]{elebe}[
Uzman Üye [%22]
****

İtibarı : 554
Offline

Mesaj Sayısı: 652


Yalnız bir pasifist değil, Militan bir pasifistim.















« : Eylül 01, 2008, 04:28:19 ÖS »
Quote

Sponsorlu Bağlantılar


Ortaçağların, klasik dönemin bilimsel birikimini daha sonraki dönemlerin kullanımı için koruduğu genellikle kabul edilir. Bu yargı Ortaçağ uygarlığının, bilim yönünden hem başarısını hem de başarısızlığını dile getirir. Başarısı, dolaylı olması nedeniyle daha da büyüktür. Ortaçağ insanları yaşadıkları Batı imparatorluğunda, Arapların doğu kesiminde buldukları ölçüde zengin bir bilim geleneğine sahip değillerdi. Batı kesiminde bilim daha sonra. 12'nci ve 13'üncü yüzyıllarda Arap ve Yahudilerin etkisiyle başladı. O dönemde kendilerine o denli uzak ve yabancı insanlardan bilimsel bir kültürü almak ve özümsemek gerçekten küçümsenebilecek bir basarı değildir. Ama, sadece bu kadar, daha fazla değil. Bir kez aldıkları bilimi pek zenginleştirdikleri söylenemez. Nitekim bilime katkıları o denli azdı ki. bilim tarihçileri ortaçağları bir duraklama dönemi saymakta birleşirler.

Gerçi bu duraklamada hiçbir kıpırdama yoktu denemez. Ortaçağ insanları yüzyıllar boyunca bir ölçüde pratik el sanatlarını, biraz da doğa bilgilerini geliştirmekten geri kalmadılar. Hatta 12'nci ve 13'ûncü yüzyıllardaki başarıları, bilimsel bir uyanma ya da rönesanstan söz etmemize olanak verecek derecede önemliydi. Bu uyanışın sonucu olarak bilimsel alanda daha önceki düzeyi çok aşan bir bilgi birikimi oluştu. On birinci yüzyılın başlarında bile matematik bilgisi basit hesaplamalardan, Pythagoras öncesi geometriye ait birkaç önermeden, "abaküs" denen sayma çerçevesi ile ondalık kesirler bilgisinden ileri geçmiyordu. Oysa, 13'üncü yüzyılın sonlarına gelindiğinde durum değişmiştir Matematikçiler artık Pythagoras geometrisinin üst düzeydeki problemleriyle uğraşmakta, konilerin kesişmeleri yoluyla kübik denklemlerin çözümüne yaklaşmakta, küresel trigonometriyi tartışmakta, hatta diferansiyel hesaplar yönteminin eşiğine adım atmış bulunmaktaydılar. Aynı, dönemde, astrologlar yalnız antik dünyaya ait Batlamyus (Ptolemy) astronomisini özümsemekle kalmamışlar, aynı zamanda, göklerin haritasını çıkarmayı, gezegen ve yıldızların geçiş yollarını da öğrenerek

Kopernik’in büyük devrimine yol açmışlardır. Gene o dönemde simyagerlerin, metal ve gazların özelliklerine ilişkin kimi yeni bilgilere ulaştıklarını görüyoruz, öte yandan, işlenmiş büyülü ya da değerli taş listeleriyle yararlı bitki ve özellikle hayvanların huy ve özelliklerine, ilişkin alegorik masal koleksiyonları, o dönemin daha sonra 16 ncı ve 17 nci yüzyıllarda botanik ve zoolojide girişilen büyük sınıflama çalışmalarına zemin hazırlayan etkinlikleriydi. Kimi araştırıcı ve meraklı kişiler daha da ileri gitmişlerdi. Pek çoğumuz II. Frederick’in hayvanlar üzerindeki teşrih (diseksiyon) çalışmalarını duymuşuzdur, ama bu tür araştırmalara girişen bir tek o değildi. Gerçekten ortaçağların sonuna geldiğimizde, büyük ölçüde anatomide, biraz da insan fizyolojisinde, önemli bir bilgi birikimiyle karşılaşmaktayız. Hatta ilkel düzeyde de olsa, yer yer birtakım deneysel çalışmaların da yapıldığı gözden kaçmıyor.

Daha pratik düzeyde de. kayda değer bazı teknik ilerlemelere tanık olmaktayız. Örneğin, karanlık çağ dediğimiz ortaçağların başında, çiftçiler o dönem için yepyeni bir sistem olan bir tarımsal tekniği icat edecek ya da hiç değilse, benimseyecek kadar atılım gücü göstermişlerdi. İki veya üç tarla düzeni ile ekin rotasyonuna dayanan bu sistem ağır tekerlekli pulluk, daha da önemlisi, hayvanları omuzlarından koşumlamak gibi Romalılarca bilinmeyen, bilinse bile kullanılmayan, yenilikleri içeriyordu.

Aynı dönemde, Avrupa'nın pek çok ülkesinde üstten vuruşlu değirmen çarkı ve dişli çarklı transmisyon ile donatılmış büyük su değirmenleri, İrlanda ya da Norse tipi denen küçük yatay su değirmenlerinin yerini almıştır. Gene olasıdır ki, 10'uncu ve 11'inci yüzyıllarda Hollanda'da, 12'nci ve 13'üncü yüzyıllarda Doğu Almanya'da denizden toprak kazanıldığı sıralarda köylüler daha düzenli yerleşim biçimlerine, ileri bir kanalizasyon sistemine, hatta daha yoğun bir tarıma geçmiş olsunlar.

Dahası var: Madencilikte, savaş araçlarının yapımında, özellikle kuşatma yöntemlerinde büyük teknik ilerlemelere tanık olmaktayız.

Ortaçağ pratik sanatları içinde en önemli yeri tutan görkemli bina inşaatındaki gelişmeler ise göz kamaştırıcıdır. Denebilir ki, bina inşaat tekniğinde o dönemde sağlanan gelişme, o dönemi izleyen beş yüz yıllık sürede gözlemlediğimiz Rönesans mimarisinden, hatta günümüzdeki betonarme inşaat tekniğinden daha ileri ve hızlı olmuştur.

Görülüyor ki. ortaçağlar hem entelektüel, hem de teknik düzeylerde bazı gelişmeler kaydetmiştir. Ne var ki, dönemin geniş yaşam panoraması ya da, M.Ö. IV. yüzyıldaki Antik Yunan ve onu izleyen Helenistik çağ biliminin başarılarıyla karşılaştırıldığında bu gelişmeler sönük kalmakta; 17'nci yüzyılın bilimsel etkinliği karşısında ise büsbütün önemsiz görünmektedir. Peki bu durgunluğu nasıl açıklayabiliriz?

Bu soruya değişik pek çok yanıt verilebilir, verilmiştir de. Fakat çoğunda ortak nokta, ortaçağ yaşamında "bilimsel özendirme" diye nitelemek istediğim tutumun yokluğu üzerinde toplanmaktadır. Bilimsel gelişmeye yol açan temel etkenler konusunda bilim tarihçileri ve bilim felsefecileri çoğu kez anlaşmazlığa düşerler. Kimine göre, temel etken kişilerin evreni anlama ya da gerçeği bulma tutkusudur. Kimi ise. bilimsel gelişmeyi, insanların doğaya egemen olma yolundaki çabalarının, üretim araç ve yöntemlerindeki ilerlemelerin bir sonucu sayar. Bu tartışmada şu ya da bu yanı tutmak niyetinde değilim; ancak ortaçağların ve entelektüel ilgi, ne de pratik kaygı yönünden yeterli bir düzeye eriştiği kolayca söylenemez. İki yönden de başarısız kalmıştır kanımca.

Entelektüel başarısızlığı açıklamak daha kolay görünmektedir. Ortaçağlar, bir inanç dönemidir: Bu niteliği ile bilimsel düşünmeye yönelik olması beklenemez. Gerçi, bilim yasaklanmış değildi. Bilim adamlarına suçlu gözüyle bakılmıyordu.. Bilimsel düşüncelerinden ötürü kovuşturmaya uğrayan pek az kimse vardı. Daha fazla da olamazdı, çünkü bilimle uğraşanlar zaten parmakla sayılabilecek kadar azdı. Bu demek değildir, ki, "entelektüel dev" diye niteleyebileceğimiz hiç kimse yoktu. Kuşkusuz vardı; ancak kendini inanca bırakmış bir dönemde üstün yetenekli kişiler de uğraş ve ilgilerini inanç dünyasında bulmuşlardı. Dinsel konuların açıklanması, dogmalar üzerindeki tartışmalar ve dinsel zaferler - işte herkes gibi onları da meşgul eden sorunlar bunlardı. Kısacası, bilim gibi bir uğraş için ne zamanları ne de ilgileri vardı.

Üstelik bilim gibi bayağı ve sıradan bir işle uğraşmak için neden de yoktu. Dinsel dogmaların gücünü ve bütünlüğünü sürdürdüğü bir dönemde, entelektüel sorunlarla bilimsel yöntemlerin en azından önemsiz sayılması kaçınılmazdı. Bilindiği gibi, bilimsel araştırmanın amacı bize evreni, evrenin işleyiş ve kökenini açıklayan kapsamlı bir kuram oluşturmaktır. Oysa ortaçağlarda böyle bir araştırma ve açıklama çabasına gerek var mıydı? İnsanlar, o zaman, dünyanın nasıl oluştuğu, ne amaçla, hangi araçlarla ve nasıl yönetildiği konularında istedikleri açıklamaları, tümüyle, Tanrı kavramında, İncil'in Yaratılış'a ilişkin öykülerinde ve her şeye egemen yüce Tanrısal istenç öğretisinde bulmuyorlar mıydı? Tüm duygusal doyuruculuğu ve bütünlüğüyle, bir açıklama varken, yorucu ve sıkıntılı bir çalışmaya girip yeni bir kuram oluşturma çekici olabilir miydi?

Entelektüel özendirme yokluğuna ilişkin söylediklerimizi kesip, pratik alana bakalım. Aynı ilgisizliği burada da bulmaktayız. Doğayı daha iyi anlama pratik alandaki gelişmelerden beklenemezdi;, çünkü, teknik gelişmeler zaten çok azdı. Ortaçağ meslekleri yüzyıllarca önemli bir değişikliğe uğramadan aynı yöntemlerle sürüp gitmiştir. 11'inci yüzyılın sonlarındaki büyük gelişmeden sonra, Avrupa'nın büyük bir bölümünde tarım tam bir duraklama dönemine girmiştir. Demir işleme, dokuma ve çömlekçilik 'işlerinde zaman zaman kimi gelişmelere rastlamak olasıdır; ne var ki, ortaçağlar bütünüyle göz önüne alındığında teknik gelişmelerin son derece yavaş ve yetersiz bir düzeyde kaldığı gözden kaçmaz.

Bu durumdan en başta o dönemin ekonomik düzenini sorumlu tutmak gerekir. Yüzyıllarca yaşam, bu arada ekonomik etkinlikler, sıkı bürokratik kurallar ağı içinde sarılmıştı. Köylerde bu kurallar, yarıcıların toprak ağasına karşı olan sorumluluklarını düzenlemek için gerekliydi. Ayrıca, köy topluluğunu oluşturan kişilerin hakları, ödev ve borçları da sıkı kurallarla belirlenmişti. Kentlerin pek çoğunda da durum farklı değildi: Aşın kazançları önlemek, fiyat ve kalite denetimini sağlamak, ücretleri belli bir düzeyde tutmak ve özelikle iş sahiplerini rekabete karşı korumak bir yığın yasa ve kuralların konmasına yol açmıştı. Ne var ki, ne amaçla olursa olsun, konan kurallar teknik gelişmeleri tıkamıştı. Çünkü, yasa ve kurallar, eldeki teknik yöntemler çerçevesinde oluşturulduğundan, yeni buluş ve gelişmelere olanak tanımıyordu.

Üstelik denetim ve koruma eğilimi o denli kök salmış, öylesine ileri gitmişti ki. her işkolunda teknik yöntemler tam bir gizlilik içinde tutuluyordu. Ortaçağ loncaları kendilerine "gizemli" bir görünüm vermeye özen gösterir, öyle kalmak isterlerdi.

Bir örnek olsun diye Bolonya (Bologna) ipek endüstrisini ele alalım. Son derece zengin ve tüm Avrupa'da ünlü olan bu endüstri, başlangıçta yeniliklere açıktı; pek çok yeni araç ve süreçlerden yararlanabiliyordu. Ancak gizlilik burada da etkisini gösterdi; örneğin, Bolonya'lı Borghesano'nun 1272'de icat ettiği ipek atma makinesi (ki, Bolonya ipek endüstrisinde ortaçağların sonlarına doğru geniş ölçüde kullanılmıştır) 1538'e gelinceye dek gizli tutulmuş, Bolonya dışında bilinmemiştir. Makinenin yaygınlık kazanması, 17'nci yüzyılda bir İngiliz'in, gizli tutulan tasarımı hileyle ele geçirmesinden sonra olur.

Bu sıkı gizlilik yerel sanatların pek çoğunda vardı. Bilginin bir giz olarak saklanması, örneğin madencilik ve kumaş dokumacılığı gibi ileri tekniğe dayalı endüstrilerin belli merkezler dışına yayılmasını önlemişti. Bilgi alışverişine yalnızca göç ya da yeni yerleşim durumlarında olanak vardı.

Endüstri ve pratik sanat kollarında bin bir güçlükle oluşturulan bilgilere, bu durumda bilim dünyasının yabancı kalması kaçınılmazdı, öte yandan bilim adamlarının ulaştıkları birtakım sonuçlar da gene bu yüzden endüstriyi etkilemekten uzak kalmıştı. Nitekim; demirin başlıca özellikleri, bu arada esnekliği, daha ortaçağların başlangıcında keşfedilmişti; ne var ki, 15'inci yüzyıla gelinceye dek spiral yay'ın 17'nci yüzyıla gelinceye dek de yaprak yayın bilindiğine ilişkin ortada hiçbir belirti yoktur.

Arap rakamlarının Avrupa'ya geçişinden yüzyıllar geçmesine, bu rakamların kullanışlığını açıklayan kitapların yayımlanmasından hiç değilse yüz elli yıl geçmesine karşın, ticaret ve devlet muhasebesinde hesapların kullanışsız Roma rakamlarıyla yapılması sürdürülmüştür, öte yandan, endüstride pompanın, özellikle basit şırınga tipi pompanın kullanılmasından yüzyıllar geçmesine karşın teorik mekanik, boşluk kavramından yararlanamaması nedeniyle yanlışlıklar içinde bocalayıp duruyordu. Başta askeri alanda olmak üzere çeşitli alanlarda su ve hava basıncı ya da ısıtılan hava ve buharın genleşmesi gibi olgulardan yararlanılarak yapılan araç ve makinelere ilişkin bilgi ve deneyimlerin hiçbiri, yerleşik hidrostatik teoriyi, gazların genleşmesi veya atmosfer basıncı teorisini etkileye-memişti. Gerçi çok eskiden beri kaldıraç kullanılmakta idiyse de, mekanik bilimi "kuvvet momenti" (tork) kavramına 13'üncü yüzyılın sonlarına gelinceye dek yabancı kalmıştır. Ortaçağ çiftçilerinin, hayvan besleyicilerinin pratik bilgileri de hiçbir şekilde biyolojik teoriyi etkileyememiştir. Boyacıların ve sabuncuların deneyimleri de aynı şekilde kimya bilimini etkilemekten uzak kalmıştır.

Ortaçağlarda teknoloji ve bilim her biri kendi dünyasında ama. birbirinden uzak donuk bir yaşam sürdürmüştür.

Gerçekten bu genel durgunluğu hiçbir şey, değindiğim istisnalardan daha iyi örnekleyemez. Ortaçağların ilk sıralarında tarımda yer alan büyük yenilikler, nüfus hareketlerinin canlılığını koruduğu, ekonomik örgütlenmenin henüz katı bir biçim almadığı bir zamana rastlar.

Daha sonra, 12'nci ve 13'ûncû yüzyıllarda Hollanda ve Almanya'da gözlenen tarımsal atılım da gene nüfusun hareket canlılığı kazanması ve yeni yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasıyla olanak kazanır. Endüstriyel mesleklerdeki teknik buluşların da endüstrinin yerel yönetimlerin buyruğu dışında kalabildiği yer ve zamanlarda ortaya çıktığını görmekteyiz.

Savaş teknolojisi prenslerin hizmetindeydi; prensler ise loncaların düzenlendiği ekonomik kurallara bağlı değildi. 14'ûncü yüzyılda İngiliz kumaş endüstrisindeki büyük değişiklikler, endüstrinin kent yönetimlerinin yetki sınırı dışında kalan köylere kaçmasıyla ancak olanak kazanmıştır. Bina yapımındaki görkem de özgür masonların, yani kent yönetimlerinin denetim ve buyruğu dışında serbestçe iş arayabilen ustaların eseridir.

Salt entelektüel düzeyde 12'nci yüzyılın sonlarında başlayıp 13'uncü yüzyılda devam eden İtalyan Rönesansı da kimi yönlerden bir istisnadır. Bu uyanışı yalnızca çeviri salgınının bir ürünü saymak yanlıştır. Çeviri hareketinin bilimsel etkinliği açıklaması şöyle dursun, kendisi açıklanmaya muhtaç bir olgudur. Antik felsefe üzerindeki yorumlarıyla Araplar üç yüzyıldan beri ispanya'daydılar. Ve onlarla temas olanağı, 850 yıllarına göre 1250 yıllarında daha fazla değildi. Oysa ortaçağların ne başlangıç ne de kapanış dönemlerinde bu denli yoğun ve bol bir çeviri etkinliğine rastlamaktayız.

O halde, 13'üncû yüzyıldaki uyanışı nasıl açıklayabiliriz? Herhalde gerçek neden, ne İtalyanların Doğu Akdeniz'deki ticaretleri, ne de Haçlı Seferleriydi. Pek az çeviri Doğu Akdeniz'den gelmiştir; Haçlı Seferlerini düzenleyenler ise, İtalyan tacirleri gibi, çeviri hareketinin tümüyle dışında kalmıştır. Daha temel ve entelektüel ilgiye doğrudan ilişkin bir neden olmalıdır. Çünkü, karanlık çağa özgü boğucu hava yerini yepyeni bir esintiye bırakmıştı. Hatta artık dinsel inancın, insanların biricik ilgi odağı olmaktan çıktığı bile söylenebilir.

Felsefe ve edebiyatın, tümüyle dinsel bir karakter taşıyan bir ortamda birdenbire boy vermesi şaşılacak bir olaydır. Din alanında bile değişik manastır düzenlerini de içine alan azınlık hareketleri yüzyıllarca bütünlüğünü sürdüren düşünce düzenini sarsıntılara itmiştir. Ortaçağ eğitiminde anlaşmazlıklara, dinsel dogmaları temelinden sarsan felsefi çatışmalara, hatta en masum fikir ayrılıklarının arkasında son derece derine inen kuşkulara bu dönemde tanık olmaktayız. Fransız kültür tarihçisi Taine'in 13'üncü yüzyılı "kuşku içinde kıvranan bir dönem" diye nitelemesi boşuna değildir. Daha sonraki dönemlerde de gördüğümüz gibi, bu kuşku, entelektüel öğrenme merakına, yasak soruları yeniden ortaya atma isteğine, doğru yanıtı bulma yolunda her kaynağa başvurma cesaretine yol açmıştır.

İşte antik felsefe ve bilim öğretilerine yönelen ilginin, Grek'lerden ve Arap'lardan öğrenme isteğinin, nedeni bu kuşkuda yatmaktadır. Çeviriler de bu öğrenme merakının bir sonucudur.

Böylece, "İtalyan Rönesansı" denilen bu dönem, ortaçağlar hakkındaki yargıyı tümüyle doğrulamaktadır. Bilimsel ilgiden yoksun ortaçağ insanları elbette dinsel dogmaların ötesine geçemezlerdi. Pratik sanat kollarında ya da antik öğrenimi koruma ve yayma yolunda ne gibi başarıları varsa, bunları, olduğu kadarıyla, ortaçağ damgasını taşımayan kimliklerine borçludurlar.


SaygıLar...


Sponsorlu Bağlantılar



KELEBEK
- Ortaçağda Bilim Neden Geri Kalmıştı?
Sayfa: [1] |   Yukarı git
  Yanıtla  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

+ Hızlı Cevap
Hızlı cevap'ı kullanarak hemen mesaj gönderebilirsin. Gülümseme ve kod kullanabilirsiniz.



Hosting Hizmetleri